düşünmek

"ben”liğin var oluşu, ortaya konuluşu ve zihinden varoluşa geçen sürecin anahtarı.. “düşünmek”.

oysa kökeni “düş”lemek olan bir eylemin evrilmesi değil mi “düş”ünmek…

çoğu zaman yasak olmuş, engeller konmuş düşlere, düşüncelere, düşlemeye… böyle de korkunç bir silah imiş…

bir çok kişiyi korkutmuş… kurulu düzenleri kökeninden sarsmış, iktidarlara son vermiş, ideolojileri ortaya atmış…..

bazen mutluluk olmuş düşünmek, düşlemek, kimi zaman da hüzün… ama çoğu zaman akıl olmuş… akla giden yolda kılavuz olmuş düşünmek… kitlelerden ayrışıp “ben” e giden yolda farkı yaratan tek şey olmuş…

inanç ile karıştırılmış kimi zaman… o daha farklı..

inanç varolmaya yada olmamaya ihtiyaç duymaz ki.. düşünceden tamamen bağımsızdır… o yüzden inancın gözü kördür. düşüncenin ise gözleri açık, somut şeyler arar…

görmek, duymak, dokunmak, hissetmek ister düşünce…

bu yüzden çok acımasızdır ve gene bu yüzden çok acıtır..

düşünmek edinimlere ihytiyaç duyar, tecrübe etmeye, denemeye, sonra akılı çağırır yanına ve iş birliği yaparlar…

peki ya “aşk”.. o da bir inanç değil mi…

temelde düşünce ile aynı ve ikisi de soyut kavram olmasına rağmen birisi madde ile kendisini ifade eder. materyale bağımlıdır… diğerinin hiç bir nesnel gereçekliğe ihtiyacı yoktur. çünkü kendisini bunlar üzerine kurmaz. hayatı kurgusal bir gerçelik ile ele alır ve ona göre sorgular… ve onun için bu kurgusal gerçekliğin bir önemi yokyur.

inanç… aşk…. ve aşka inanmak… ikisi yan yana gelince “düş”ünce bile kendisini “düşler” aleminde buluyor değil mi ? … gerçekliğini yitiriyor…

akıl ise gizliyor kendisini bir perdenin arkasına ve uzaktan izlemeye başlıyor ikisini de ……